Teknenin arkasına yaslanmış, oltamı denize bırakmıştım. Dalga sesleri, denizin ritmik fısıltısı usulca zihnimi okşuyordu. Tuzlu hava, hafif bir meltemle yüzüme vuruyordu. Yanımda arkadaşlarım vardı; sohbetlerimizin arasına neşeli kahkahalar serpiştiriyor, o anın tadını çıkarıyorlardı. Ama ben onlardan kopmuştum. Gözlerim uzaklara, martılara takılmıştı. Gökyüzünde özgürce süzülen o zarif yaratıklara… Nasıl da kendinden emindiler! Kanatlarını açıp rüzgarla dostça dans ediyor, bir anlık irade ile suya dalıyor, avlarını hızla yakalıyorlardı. Onların bu özgürlüğüne baktıkça içimde garip bir sızı hissettim. Ne kadar da şanslıydılar, diye düşündüm. Özgürlükleri, sadece kanatlarının genişliğinde değil, aynı zamanda duraksamadan hareket etmelerinde gizliydi.
Martılara duyduğum kıskançlık, yalnızca uçma yeteneklerinden kaynaklanmıyordu. Asıl imrendiğim şey, sahip oldukları özgürlüktü; karar verebilme gücü. Hedeflerini net görüp harekete geçme cesaretleri vardı. Oysa ben… Burada, teknede, sadece oturuyordum. Hayatımı izliyor, hareketsizce bekliyordum. Son birkaç yılım böyle geçmişti. Bir şeylerin düzelmesini beklemek, ama hiçbir şeyin değişmediğini görmek… Bu bekleyiş bir döngüye dönüşmüş, her gün aynı sıkışmışlık hissiyle karşılaşır olmuştum.
O an fark ettim ki, ne zamandır bir karar alamıyordum. Her yeni güne uyanırken bir umutla başlıyor, ama gün bittiğinde her şeyin yine aynı olduğunu görmekten yoruluyordum. İrade gücümü kaybetmiştim, o eski cesaretim sanki eriyip gitmişti. Martıların her dalışı bana, kendi cesaretsizliğimi hatırlatıyordu. Hayatta bir adım atmak bile zor geliyordu. Zihnimde, martıların o keskin dalışlarını taklit etmeye çalıştım, ama her seferinde bir engel, bir korku beni durduruyordu.
Geçen yıl babamı kaybettiğimde, her şey bir anda yerle bir oldu. Babam, benim rehberimdi; her zaman danışabileceğim güvenli bir limandı. Onun yokluğuyla beraber, hayallerim ve hedeflerim de kayboldu. Babamın ölümünden sonra hiçbir şeye karar veremez hale geldim. Bir yön belirleyememek, beni içten içe kemiren bir boşluğa sürüklüyordu. Her gün aynı mücadele, ama hiçbir sonuç yoktu. Babamın eksikliği, içimde derin bir yarık açmıştı ve bu yarık her geçen gün daha da büyüyordu. Onun yanımda olmayışı, tüm cesaretimi de alıp götürmüştü.
Martıların suya dalışlarını izlerken, onların cesaretine hayran kaldım. Durmadan ileriye gidiyor, ne yapacaklarını biliyorlardı. Oysa ben sürekli geri çekiliyordum. Hayatta her adımın bir hata olacağı korkusuyla kıvranıyordum. Zihnim, kollarını her yöne uzatan bir ahtapot gibi her soruna sarılıyor, beni boğuyordu. Martılar gibi tek bir hedefe odaklanmaktansa, her sorunu aynı anda çözmeye çalışıyor ve sonunda hiçbirini başaramıyordum. Ahtapotun kolları gibi, her yöne uzanan bu sorunlar, zihnimi sarıyor, nefes almama engel oluyordu.
Yanımdaki arkadaşım omzuma hafifçe dokundu, “Biraz sessiz kaldın, her şey yolunda mı?” diye sordu. Ona bakıp gülümsedim ama içimde fırtınalar kopuyordu. “Düşüncelere daldım,” dedim. Gerçekten de öyleydi. Martıların özgürlüğüne olan kıskançlığım giderek büyüyordu.
Martılara tekrar baktım. Hâlâ yukarıda süzülüyorlardı. Ne kadar da özgürdüler… Bense hayatımın büyük bir kısmını ağırlıklarla, geçmişin izleriyle geçirmiştim. Babamın ölümünden sonra her şey o kadar ağır gelmeye başlamıştı ki… Ne yapsam, hangi adımı atsam yanlış olacakmış gibi hissediyordum. Bir adım atmaya cesaretim yoktu. Yere çivilenmiş gibiydim. Martılar ise hiç tereddüt etmiyorlardı. Kanatlarını açıp suya dalıyor, hızla yukarıya çıkıyorlardı. O anda bir farkındalık geldi zihnime: Yüksekten bakmayı öğrenmeliydim. Martılar gibi olmayı, onların cesaretini içselleştirmeyi hayal ettim. Her şeyi yukarıdan görebilen, istediğinde harekete geçen biri olmayı…
O an derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Zihnimde gökyüzüne doğru yükseldiğimi hayal ettim. Martılarla birlikte süzülüyordum; rüzgârı hissediyor, denizi yukarıdan izliyordum. Aşağıdaki her şey küçülmüştü. Sıkıntılarım, dertlerim ve o büyük kayıp, şimdi aşağıda küçücük bir noktaya dönüşmüştü. Martılar gibi yüksekten bakınca, her şeyin ne kadar da küçük ve önemsiz olduğunu fark ettim. Sorunlarımın beni bu kadar yere bağlamasına neden izin veriyordum?
Bu düşünce, içimde bir aydınlanma gibi yayıldı. Sorunlara çok yakından bakıyordum. O yüzden devasa görünüyorlardı. Ama biraz uzaklaşıp yukarıdan baktığımda, hepsi küçülüyordu. Babamın ölümünün yarattığı boşluk hep benimle kalacaktı; ama o boşluğun beni yere çivilemesine izin vermek yerine, ona yukarıdan bakmayı öğrenmeliydim. Acıya tutunmak yerine, ondan özgürleşmenin bir yolunu bulmam gerekiyordu.
Martılara baktım ve sonra arkadaşlarıma döndüm. “Bakın,” dedim martıları işaret ederek, “Onlar ne kadar özgürler. Yükseğe çıkıp aşağıya bakıyorlar. Belki biz de öyle yapmalıyız. Sorunlarımızı yerden görmeye çalışmaktansa, biraz havalanmalı ve yukarıdan bakmalıyız.”
Arkadaşım gülümsedi, sanki söylediklerim onun da iç dünyasına dokunmuştu. “Belki de,” dedi. “Ama uçmak zorunda değiliz. Bazen sadece uzaklaşmak bile yetebilir.”
Martılar yeniden dikkatimi çekti. Öyle bir sadelikle süzülüyorlardı ki… Belki de gerçekten, sorunlarımıza çok yakından bakıyorduk. Yükselmek, sadece fiziki bir hareket değil, zihinsel bir değişimdi. Bu düşünce, bana hafiflik verdi. Yıllardır taşıdığım ağırlık, artık o kadar ezici gelmiyordu. Babamı kaybetmenin acısı hep orada olacaktı, ama bu acıyla başa çıkmanın yolunu bulmaya başlamıştım. Belki de martılar gibi, acıdan ve kararsızlıktan uzaklaşıp, yukarıdan bakmayı öğrenmeliydim.
Zamanla içimde hafif bir esinti belirdi. O esinti, beni ileriye taşıyan bir güç gibi hissettirdi. Martıların her dalışında hissettiğim hayranlık, şimdi içimde filizleniyordu. Belki de bu hayranlık, onların gerçek sırrını anlamaya başlamamla ilgiliydi. Martılar, sadece uçmuyor, aynı zamanda her şeyi yukarıdan görebilmenin hafifliğini yaşıyorlardı. Yükseklik, onlara her şeyin daha küçük göründüğü bir dünya sunuyordu. Belki ben de sorunlarıma bu şekilde bakabilirdim.
Bu farkındalıkla, artık kendimi daha özgür hissediyordum. Artık biliyordum ki, hayatta ilerlemek için bazen durup yukarıdan bakmak gerekiyordu. Martılar bana sadece uçmayı değil, aynı zamanda hayatta nasıl daha hafif olabileceğimi de öğretmişlerdi. Gökyüzünden bakmanın sırrı, sadece yüksekte olmak değil, aşağıda bıraktığın yüklerin artık seni tutamayacağını fark etmekti.
Hayat, martılar gibi süzülmekti; hafif, özgür ve kararlı. Kendimi böyle hissetmek istiyordum. O an teknede otururken içimdeki ahtapotun kolları birer birer çözülüyordu. Sorunlara olan bağımlılığım, onların her birini çözmeye çalışmamın sonucuydu. Her sorunla yüzleşme zorunluluğu, beni hareketsiz bırakıyordu. Ancak şimdi fark ediyordum ki, her şeyi aynı anda çözmek imkansızdı. Martıların bana gösterdiği en büyük ders belki de buydu: Adım adım ilerlemek, bir soruna odaklanmak ve onu geride bırakmak. Tıpkı onların suya dalıp avlarını hızla yakaladıktan sonra yeniden gökyüzüne yükselmeleri gibi.
O sırada teknenin biraz daha sallandığını fark ettim. Dalgalar büyüyordu. Arkadaşlarım, sohbetlerine dalmışlardı; ama ben tamamen farklı bir dünyadaydım. Dalgaların ritmi ile zihnimdeki düşünceler birleşiyor, bir denge buluyordum. Artık sorunlarımın üzerimdeki baskısını daha az hissediyordum. Her şeyin bir çözümü olduğunu, sadece zamanında ve doğru açıdan yaklaşmam gerektiğini anlamaya başlamıştım.
Martılar hâlâ yukarıda süzülüyorlardı. O an bir karar verdim. Bu tekneden indiğimde, hayatımda da küçük ama etkili bir değişiklik yapacaktım. Hareketsiz beklemek yerine, ilk adımı atacaktım. Belki çok büyük bir değişiklik olmayacaktı bu, ama en azından başlamış olacaktım. Martılar gibi, suya dalmak ve yeniden yükselmek… Ne kadar zor olabilir ki? Cesaretin kaynağı belki de en basit adımlarda gizlidir.
Kendimi daha güçlü hissettim. Arkadaşlarıma döndüm, onlara gerçekten gülümsedim bu sefer. “Bugün güzel bir gün,” dedim. “Belki bir şeyler değişecek.” Onlar da gülümsediler ama söylediklerimin derinliğini anlayıp anlamadıklarını bilmiyordum. Aslında bu cümle, sadece o anın keyfiyle değil, aynı zamanda içimde yükselen yeni farkındalığın ifadesiydi. Hayatımda değişiklik yapmaya karar vermiştim.
Bu karar, tek başına büyük bir başarı değildi elbette. Ancak martıların bana öğrettiği şey şuydu: Yüksekten bakmak, sorunların üzerindeki hakimiyeti artırır. Yukarıdan bakınca, karmaşa içinde boğulmadan ne yapmam gerektiğini daha net görebilirdim. O yüzden bu ilk adımın, martılar gibi yükseğe çıkmanın başlangıcı olduğunu biliyordum.
Deniz artık daha dalgalıydı, gökyüzü biraz bulutlanmıştı. Ama içimdeki bulutlar dağılmıştı. Martılar, kanatlarını açarak rüzgarla daha güçlü bir şekilde dans etmeye başladılar. Bu onların hayatıydı; rüzgarla, fırtınayla nasıl başa çıkacaklarını biliyorlardı. Hayat da böyle değil miydi? Rüzgarlar, fırtınalar her zaman olacaktı. Önemli olan, bu fırtınalara nasıl tepki verdiğimizdi. Martılar gibi kanatlarımı açıp rüzgârı hissetmeliydim. Belki rüzgâr beni farklı yerlere sürükleyebilirdi, ama bu, hareketsiz kalmaktan daha iyiydi.
Teknenin limana yanaşmasına az kalmıştı. İçimdeki bu taze farkındalıkla karaya ayak basmanın sabırsızlığını yaşıyordum. Hayatımda yeni bir dönem başlatmak için bir şeye ihtiyacım yoktu aslında; sadece karar almaya, cesaretle adım atmaya ihtiyacım vardı. Martılar bana bunu öğretmişti: Hareket etmek, cesur olmak, yukarıdan bakmak.
Karaya vardığımızda, arkadaşlarım tekneden neşeyle inip planlar yapmaya başladılar. Ben ise derin bir nefes aldım. Martıların özgürlüğünü içime çektim. Bu, onların sırlarından biriydi: Özgürlük, sadece uçabilmek değildi; özgürlük, yüklerinden arınabilmekti. Artık ben de özgürdüm.
O gün teknede, martıların süzülüşünü izlerken öğrendiğim şey, hayatı yukarıdan görebilmenin ne kadar değerli olduğuydu. Onların uçuşunda gördüğüm sır, sadece gökyüzüne çıkmak değildi; aşağıda bıraktığım yüklerin hafiflediğini görmekti. Artık ne zaman kendimi ağırlıklarla boğulmuş hissetsem, gözlerimi gökyüzüne çevirip martıları izleyecektim. Uçmanın sırrı, sadece yükseğe çıkmak değil, aşağıda bıraktıklarının artık seni tutamayacağını fark etmekti.
Ve belki de hayatın sırrı burada yatıyordu. Bizler sürekli sorunlara dalıp çözmeye çalıştıkça, daha fazla batıyor, daha fazla yoruluyorduk. Oysa bir an durup yukarıdan bakabilsek, her şey ne kadar farklı görünebilirdi. Kendimi yorgun hissetmiyordum artık. Aklımdaki ahtapotun kolları gevşemişti; her biri bıraktı beni. Belki de sorunları çözmenin tek yolu, onlara takılıp kalmadan biraz uzaklaşmaktı. Yüksekten bakınca, her şey daha basit, daha hafif görünüyordu. Martılar bunu içgüdüsel olarak biliyordu. Biz insanların ise bunu öğrenmesi gerekiyordu.
Martılar, rüzgarla savaşmıyor, aksine onunla bir oluyorlardı. Kanatlarını rüzgâra açarak kendilerini o akışa bırakıyorlardı. İşte asıl sır da burada olmalıydı: Hayatın akışına direnmek yerine, onunla birlikte süzülmek. Tıpkı martılar gibi, kendi rüzgarımı bulmalı ve onunla dans etmeliydim. Rüzgâr beni nereye sürüklerse, oraya gitmeye hazır olmalıydım.
Tekneye bir kez daha baktım. Martılar oradaydı; uçuyor, dans ediyor, her şeyin kendi ritminde aktığını bana hatırlatıyorlardı. Bu, onların bana verdiği bir hediye gibiydi; özgürlüklerinin sırrını öğrenmiştim. Artık önümde uzun bir yol vardı, ama o yolu nasıl yürüyeceğimi biliyordum.
Hayatta her şey yolunda gitmeyecekti elbette, fırtınalar çıkacaktı, ama ben artık martılar gibi cesur olmayı öğrenmiştim. Ne zaman bir şey beni yere çiviler gibi hissetsem, kanatlarımı açacak ve yukarıdan bakmayı deneyecektim. Bazen, çözüm en basit yerlerde saklıydı; sadece bakış açısını değiştirmek yetiyordu.
Artık gökyüzünde süzülen martılar gibi, ben de kendi yolumu bulmuş gibiydim. Ve bu yolculuğun başlangıcında, onların bana öğrettiği bir şey vardı: Uçmanın sırrı, sadece yükseğe çıkmak değil, aşağıda bıraktıklarının seni artık yere bağlamasına izin vermemekti.
Bu düşünceyle yola koyuldum; önümde uzanan hayatın rüzgarını karşılamaya hazırdım.