Ben Arzu Sandal.
Yazıyla, fotoğrafla, kelimeyle ve hafızayla uzun zamandır yan yana yürüyen bir hayat kurdum.
Hayata hep bakarak ilerleyenlerden oldum. Görmeyi, izlemeyi, dinlemeyi, doğayı, hayvanları ve çocukları anlamayı, beklemeyi öğrendim. İnsanın kendini ve başkalarını gerçekten tanıması, çoğu zaman hızla değil, yavaşlıkla mümkün oluyor. Yıllar içinde anladım ki bir hayat, en çok bir cümlede, bir karede ya da uzun bir sessizlikte kendini ele veriyor.
Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil; anlamaya çalışmak. Fotoğraf çekmek görüntü toplamak değil; zamana tanıklık etmek. Bir anı, kaybolmadan önce durdurmak. Bir yüzü, bir sokağı, bir ışığı, bir suskunluğu hafızaya emanet etmek. Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde dolaştım; şehirleri, insanları, evleri, tarihi yerleri, doğayı, pencereleri, masaları, bakışları biriktirdim. Bazı yolculukları defterimde sakladım, bazılarını bir karede, bazılarınıysa hiç kimseye anlatmadığım cümlelerin içinde.
Yayıncılıkla ve edebiyatla iç içe bir hayatım var; uzun yıllardır metinlerle, yazarlarla ve hikâyelerle yan yana yürüyorum. Kitapların dünyasında olmak, bana yalnızca bir meslek değil, hayata başka bir yerden bakma imkânı verdi. Bir metnin nasıl doğduğunu, bir cümlenin nerede kırıldığını, bir hikâyenin insanın hayatında nerelere dokunduğunu yakından gördüm. Yazının yalnızca estetik bir mesele olmadığını; bazen insanın vicdanına da dokunduğunu öğrendim.
Bütün bunların ötesinde, en çok insanı anlamaya çalışıyorum.
İlişkiler, çocuklar, doğa, kadınlık, kayıp, zaman ve sessizlik… Yazılarımda dönüp dolaşıp bu sorulara gelmem boşuna değil. İnsanın hayatı en çok bu alanlarda sınanıyor. Sevmenin, beklemenin, vazgeçmenin, susmanın, dayanmanın ve yeniden başlamanın ne anlama geldiğini, çoğu zaman teoride değil, kendi hayatımızın içinden öğreniyoruz. Yazarken büyük laflardan çok, insanın içine dokunan küçük gerçekleri önemsiyorum. Gösterişli cümlelerden çok, içe değen sade sözleri seviyorum. Bazen bir hayat, en çok söylenmeyenlerde saklı kalıyor.
Bu blog, bir vitrin değil. Kendimi parlatmak için de yazmıyorum. Burada kusursuz hayatlar yok, hazır cevaplar yok, kesin doğrular yok. Burada; gördüklerim, yaşadıklarım, okuduklarım, yollarda karşılaştıklarım ve içimde birikip cümleye dönüşen sorular var. Bir gezi defteri değil burası; daha çok, bakmanın ve hatırlamanın küçük bir arşivi. Zamanla kaybolacak anlara, unutulacak yüzlere, içimizden sessizce geçip gidecek duygulara tutulmuş bir not defteri gibi.
Bazen bir şehri anlatıyorum, bazen bir kaybı.
Bazen bir çocuğun suskunluğunu, bazen bir annenin bekleyişini, bazen doğayı, bazen bir masanın üzerindeki ışığı. Hayat, büyük hikâyelerden çok bu küçük ayrıntılarda kendini ele veriyor.
Eğer yavaş okumayı seviyorsan…
Eğer durup bakmayı, acele etmemeyi, her şeyi hemen anlamak zorunda olmamayı kabullenebiliyorsan…
Eğer bazen bir cümlenin içinde kendinle karşılaşmaktan korkmuyorsan…
Burada kendine bir yer bulabilirsin.
Burası, kelimelerle ve görüntülerle tuttuğum kişisel hafıza defterim.
Ve belki de, bir süreliğine yollarımızın kesiştiği bir yer.